Aşk İçin Aşk Adına
Aşkın adı bile acımasız gelir çoğumuza, acıtır. Deli divane olmuşuzdur bir zaman. Kendimiz için değil diye aldığımız hediyelerden medet umar olduğumuz, ya gelmez ise korkusu ile çırpınışımız… Bakışlarından, sözlerinden farklı anlamlar çıkardığımız zamanlarda, kendimizi paraladığımız zamanlar… Gözlerinde kendimizi görüp, ölüp ölüp dirildiğimiz zamanlar… Çoğu kez hiç yoktan yere kavgalar ile biten sohbetlerin sonunda ki pişmanlıkla dolu, acı ile yoğrulmuş gözyaşları ile sulanmış aşk sözcüklerimiz… Hasretini yanındayken bile çektiğimiz, “benim yaşama sebebim” dediklerimiz, şimdi nerdesiniz…
Zamanın ve mekanın ötelerinden bakarken bile, hayalleri ile sevdiğimiz ve seviştiğimiz sevgililer neredesiniz… Kapının tıklanışı ile yüreğin hoplayışını hissettiklerimiz ve ömrümüz boyunca “sevdiğimizi söylemekten asla usanmayacağız” derken bile yalan söylediklerimiz. Kazandıklarımızı kaybettiklerimiz ile kıyasladığımızda, her anın, onunla geçtiği zamanın bile farkına varamadan, yaşadığımızı zannettiğimiz kendimiz, nerelerdeyiz. Çoğu zaman kaybettiğimiz şeyin, kendimiz olduğunu bile bilmeden kaybedişlerimizi, feda ettiklerimiz olduğunu zannettiğimiz, bizler, nerdeyiz.
Aşk denileni yaşamak, “hep daim olsun” dilekleri ile sevindiğimiz anlarda, sevginin aslından uzaklaşmak adına, aşkın peşinden koşan bizleri ne acılar bekler ki, biz bunu zaman zaman yaşarız.. Gerçek sevginin kendisinde olduğunu zanneden bizler, bizim dışımızdakileri anlamsızlaştırıp, tek gerçek aşkı arar durur ve bulduğumuzu zannederiz.
Kimimiz için yoğun duyguların ve de kimimiz için değişken bir kimyanın süreci olan aşkı aramak adına, kendimizi kaybettiğimiz zamanlar olmuştur değil mi? Nedenlerinin türlü türlü tarifleri ile her yerde satılığa çıkartılmış aşk çeşitlerini de görmüşüzdür değil mi? Aşk adına yaptıklarımızı alkışlayanların her yerden nasıl çıktıklarını görürken, bizi tebrik edenlerin, nedense sevgi sözcüklerini, terk ettiğimizde bizi nasıl terk ettiklerini görmek isteriz.
Zamanın ötesinden bakıldığında geçmişten gelen nicelerini Leyla’yı, Mecnun’u, Kerem’i, Aslı’yı anarken bile küçümseyen bakışlarımız ile sevginin karşımızdakinde gizli olduğunu zanneder ve onun adına, onun için, o niyetle gerçekleştirilenleri gerçek zannederiz.
Gerçeğin ta kendisi karşımızda dururken biz kendi gerçeğimizi yaşamaya devam ederiz. Zannettiklerimiz ile hayatı algılarken tek gerçek adına yapılması gerekenleri esirgeriz. Sevgilimiz ya da aşkımız hep bizden bir şeyler beklerken ve her an terk edilme korkusu ve ya tehdidi ile yaşarken, asla terk etmeyecek, sonsuza kadar birlikte olacağımız gerçek ile olan birlikteliğimizi unuturuz. Bizi bizden daha çok seveni unutur ve onu sevdikçe bizi sevecek olanın yanına gideriz. Var olma sebebimizi unuturken başkası için var olduğumuzu zanneder varlığımızı feda ederiz.
Unutmamamız gerekenin sevgisini hak etmek gerektiğini biliriz ancak hak etmediğimiz sevgileri isteriz. Hak ettiğimize isyan eder hastalıklı isteklerimizin yerine getirilmesi için zulüm ederiz. Kimsenin kimseye acımadığı bir dünya da acımanın tek irade sahibine ait olduğunu unutur, kendimizi veya karşımızdakini tanrılaştırmaya devam ederiz.
Tek bir hata ile yaşamı kendimize, çevremizdekilere zehir eder, gerçek affedicinin adını anarken bile acele eder, bir yerlere yetişmek için çaba gösteririz. Dünyayı gerçek, kendimizi merkez ve isteklerimizi emir yapacak kadar zalimleşirken, her şeyi var edene olan ihtiyacımızı unuturuz. Ancak birilerinin bize olan ihtiyaçlarını yerine getirmek adına şartlar sunarız.
Rahman’ın kendisinde bu dünyadaki rahmet herkes için yaratılmış değil mi? Rahman’ı anlamak bu kadar zor gelirken, O yarattıklarından kendisine inanana da inanmayana da rahmetini esirgememektedir. Yüceler yücesinde olan, rahmet sahibi olan, ismi yeryüzünde yücelmesi için insanı yaratan ve sadece bunun bilinmesi için istekte bulunan, tek gerçek sahibi olan adına…
Tek aşk adına…
Dönüşüm Konağı
Altuğ Gececi