Kaptanın ustalığı deniz durgunken anlaşılmaz.
Ara

Bak Şu Konuşana! / Psikolojik Sorunlar

Bak Şu Konuşana!

Her geçen gün daha çok aile, çocuklarının yeteneklerini okul öncesi yaşta keşfetmek ve çocuklarını bu doğrultuda yönlendirmek istiyor. Bu oldukça önemli; çünkü, çocuğun günlük hayatta ya da eğitim yaşamı süresince kullanabileceği yeteneklerin beyindeki temelleri bu yaşlarda atılıyor.
Artık her yerde, 3 yaşında rahatlıkla okuyup yazabilen, bilgisayar kullanabilen, 6 yaşına gelmeden iyi bir gitarist ve piyanist olan akıllı çocuklar görmeye alıştık... Ama bunlar, kesinlikle birer minik dahi sayılamaz. Yalnızca, 100 milyar beyin hücresinin birbiriyle iletişimini zamanında güçlendirebilen şanslı çocuklar... Doyumsuz bir merakla, sürekli yeni uyarıcılar arıyorlar ve zaman zaman yetişkinleri şaşkınlığa düşüren marifetler sergiliyorlar.
Uzmanlar, hemen her çocuğun, en az bir konuda kesinlikle yetenekli olduğu görüşünü paylaşıyorlar. Özel yetenekler, genellikle genetik kaynaklı; ama, gelişebilmesi için "kas" gibi sürekli çalıştırılması gerekiyor. Günümüzde, spor, müzik ve mantıksal düşünme gibi bilinen yeteneklerin yanı sıra, sosyal zekâ da giderek önem kazanıyor. Yani, öteki çocuklarla duygusal iletişime geçebilmesi; örneğin, kavgaları durdurup arabuluculuk etmesi ya da grup dışında kalan çekingen bir çocuğu grup içine çekmesi, sağlıklı bir gelişim ve zekâ ölçütü sayılıyor.
"Çocuğum hangi konularda başarılı olabilir? Güçlü yönlerini nasıl keşfedebilir ve destekleyebilirim? Eğitim planlamasını anaokulundan itibaren mi yapmalıyız, yoksa okula başlamasını beklemek mi gerekiyor?" Bu sorularla akılların karıştığı bir noktada, özel okullar ebeveyne, not sisteminin kullanılmadığı programlardan, dersleri çocukların yönettiği ya da eğitimin, kuklalar ve temsillerle yapıldığı çok çeşitli seçenekler sunuyorlar.

Titiz bir okul seçimi, çocuğun sağlıklı gelişimi için tek başına yeterli değil. Evde verilecek destek de aynı derecede önemli. Uzmanlar, ana babaların çocukları yönlendirirken zorlayıcı davranmalarının yanlış olduğunu belirtiyor; yalnızca uzaktan, okul ve katıldığı kurslardan zevk alıp almadığını gözlemlemelerini öneriyorlar. Çocuğun, farklı seçenekler arasında salınması çok yanlış. Pedagoglar, bir aylık keman dersinin ardından çocukta önemli bir gelişme gözlenmediği takdirde, müziği bırakıp resme başlamasını sakıncalı buluyorlar. Aşırı yüklenme, sinirlilik, konsantrasyon zayıflığı, uyuma sorunları ve yatağını ıslatma gibi bazı psikosomatik rahatsızlıklara yol açabiliyor. Psikologlar, en ideal desteğin, çocuğun özgürce seçeceği bir alanda yoğunlaşmasına yardım etmek olduğunu vurguluyorlar. Ayrıca, çocuğun kişilik gelişimini kendisinin yönlendirmesinin, hem özgüveni geliştireceğini hem de yaşam sevincini artıracağını söylüyorlar. Zorla sunulan seçenekler öğrenme isteğini yok edebiliyor. Çoğu zaman, çocuk "hayır" diyecek gücü kendinde bulamayacağı için, ana babanın çok iyi bir gözlemci olması gerekiyor.
Artık her yerde, 3 yaşında rahatlıkla okuyup yazabilen, bilgisayar kullanabilen, 6 yaşına gelmeden iyi bir gitarist ve piyanist olan akıllı çocuklar görmeye alıştık... Ama bunlar, kesinlikle birer minik dahi sayılamaz. Yalnızca, 100 milyar beyin hücresinin birbiriyle iletişimini zamanında güçlendirebilen şanslı çocuklar... Doyumsuz bir merakla, sürekli yeni uyarıcılar arıyorlar ve zaman zaman yetişkinleri şaşkınlığa düşüren marifetler sergiliyorlar.
Uzmanlar, hemen her çocuğun, en az bir konuda kesinlikle yetenekli olduğu görüşünü paylaşıyorlar. Özel yetenekler, genellikle genetik kaynaklı; ama, gelişebilmesi için "kas" gibi sürekli çalıştırılması gerekiyor. Günümüzde, spor, müzik ve mantıksal düşünme gibi bilinen yeteneklerin yanı sıra, sosyal zekâ da giderek önem kazanıyor. Yani, öteki çocuklarla duygusal iletişime geçebilmesi; örneğin, kavgaları durdurup arabuluculuk etmesi ya da grup dışında kalan çekingen bir çocuğu grup içine çekmesi, sağlıklı bir gelişim ve zekâ ölçütü sayılıyor.
"Çocuğum hangi konularda başarılı olabilir? Güçlü yönlerini nasıl keşfedebilir ve destekleyebilirim? Eğitim planlamasını anaokulundan itibaren mi yapmalıyız, yoksa okula başlamasını beklemek mi gerekiyor? Bu sorularla akılların karıştığı bir noktada, özel okullar ebeveyne, not sisteminin kullanılmadığı programlardan, dersleri çocukların yönettiği ya da eğitimin, kuklalar ve temsillerle yapıldığı çok çeşitli seçenekler sunuyorlar.
Titiz bir okul seçimi, çocuğun sağlıklı gelişimi için tek başına yeterli değil. Evde verilecek destek de aynı derecede önemli. Uzmanlar, ana babaların çocukları yönlendirirken zorlayıcı davranmalarının yanlış olduğunu belirtiyor; yalnızca uzaktan, okul ve katıldığı kurslardan zevk alıp almadığını gözlemlemelerini öneriyorlar. Çocuğun, farklı seçenekler arasında salınması çok yanlış. Pedagoglar, bir aylık keman dersinin ardından çocukta önemli bir gelişme gözlenmediği takdirde, müziği bırakıp resme başlamasını sakıncalı buluyorlar. Aşırı yüklenme, sinirlilik, konsantrasyon zayıflığı, uyuma sorunları ve yatağını ıslatma gibi bazı psikosomatik rahatsızlıklara yol açabiliyor. Psikologlar, en ideal desteğin, çocuğun özgürce seçeceği bir alanda yoğunlaşmasına yardım etmek olduğunu vurguluyorlar. Ayrıca, çocuğun kişilik gelişimini kendisinin yönlendirmesinin, hem özgüveni geliştireceğini hem de yaşam sevincini artıracağını söylüyorlar. Zorla sunulan seçenekler öğrenme isteğini yok edebiliyor. Çoğu zaman, çocuk "hayır" diyecek gücü kendinde bulamayacağı için, ana babanın çok iyi bir gözlemci olması gerekiyor.
Özel yetenekler, çoğu zaman çok geç fark ediliyor ya da hiç fark edilmiyor. Ne yazık ki bunun baş sorumlusu, çocuklarıyla gereken bağlamda ilgilenmeyen aileler. Ancak bunda, devlet okullarında sunulan yetersiz eğitimin de büyük payı var. Birçok öğretmen, ayrıcalıklı yeteneklere sahip çocuklara özel ilgi göstermekten çekiniyor. Çünkü, bu fazladan zaman ve enerji gerektiriyor; ayrıca, uymaları gereken bir de yoğun programları var.
Günümüzde çocuk, okul dışında, okuldakinden daha çok şey öğreniyor. Özellikle de 35-40 kişilik sınıflarda, yalnız kara tahta kullanılarak işlenen dersler ideal gelişimi engelliyor. Bu ortamlarda çocuğun bireyselliği kayboluyor ve başarma gücü frenleniyor.
Çocuğun yetişmesine anaokulundan itibaren yön vermek gerekiyor. Anaokulunda çocuğa birçok seçenek sunulmalı. Hayal dünyasını geliştirmesi ve zevk duyduğu şeyleri keşfetmesi için olanak tanınmalı... Sinir sistemimizin nasıl şekillendiği konusunda araştırmalar yapan biyokimyacılar, psikolingüistler, nöropsikoloji ve nörobiyoloji uzmanları sürpriz sonuçlara ulaştılar: Okul öncesinde edinilen deneyimler, çocukların beyinlerini şekillendiriyor ve hamur gibi yoğuruyordu. Ayrıca, çocukların belirli yetenek ve becerilerinin temellerini attıkları özel "zaman pencereleri" vardı. Bu, "zaman pencereleri"nde alınan bilginin niceliği ve niteliği, beyindeki sinirsel yapıların birbiriyle bağlanma yoğunluğunu ve işlevlerini belirliyor; farklı beyin bölgeleri arasında, gelecek yaşamda kullanabileceği "bilgi yolları" oluşturuyor. Yani, hareket, görme, müzik, konuşma ve duygusal alanlardaki beceriler, bu dönemlerde daha çabuk gelişiyor.
Frankfurt'ta, beyin üstünde araştırmaların yapıldığı Max-Planck Enstitüsü'nden Wolf Singer, bu pencerelerin, yaş gününe eklenen her mum sayısıyla birlikte yavaş yavaş tekrar kapandığını belirtiyor. Sinir hücreleri bağlanma işlemini doğru zaman diliminde başaramadığı takdirde, bir daha geriye dönüş mümkün olmuyor. Bu bulgulardan yola çıkan bilim adamları ve pedagoglar, anaokulu ve okullarda sunulması gereken eğitimin özel biçimde planlanması gerektiğini belirtiyorlar.
"Zaman pencereleri" en iyi nasıl değerlendirilebilir? Çocuk ikinci bir dili en kolay ne zaman öğrenebilir? Müzik, görsel-uzamsal ve mantıksal zekânın gelişimi konusunda nasıl bir rol oynuyor?
Leipzig'de nöropsikoloji konusunda araştırmaların yapıldığı Max-Planck Enstitüsü müdürü Angela Friederici, çocuğun oynayarak öğrenmesinden yana. Çocuğa çok sayıda uyarıcı sağlamak ve bu uyarıcılarla neler yapabileceğini gözlemlemek gerektiğini düşünüyor. Okul öncesi dönemde, bazı çocuk kelime çözümlemekten zevk alırken, bazısı da okumayı ve müziği tercih ediyor. Uzmanlar, ailedeki "bilgi içinde boğulur mu?" korkusunun da yersiz olduğunu söylüyorlar. Çünkü, çocuk beyninin bilgiyi işleme sistemi, ancak o an kullanabileceği kadar bilgiyi kabul ediyor.
Dünyaya geldiğimizde, beynimizdeki sinirsel ağların temel yapısı şekillenmiş oluyor. Genler, beynimizin yalnızca "mimari"sini belirliyor. Yani, yeni doğanda beyin; kalp atışı, nefes alma, vücut sıcaklığı ve basit tepkiler gibi, ancak yaşamın devamı için gerekli temel işlevleri yerine getirebilecek bir kapasiteye sahip. Sinir hücreleri, doğumdan sonra yoğun bir şekilde bağlar oluşturmaya başlıyor. Beynin, organizma içinde başlayan bu gelişimi, çevresel uyarılar ve yaşanan deneyimlere bağlı olarak şekilleniyor. Nöronlar, duyumsal girdilerle, yani işitsel, görsel ve dokunmaya ait uyarılarla şekillenmeye ve aralarında bağlar oluşturmaya başlıyor.
Beynin, genetik olarak belirlenen ve çevresel uyarılara bağlı olarak şekillenen bu gelişimi, güçlü bir ayıklanma sürecini de beraberinde getiriyor. Sinir hücreleri arasında fazladan oluşturulan bağlar, belirli bir zaman dilimi içinde kullanılmadığı takdirde köreliyor. Buna karşın, duyumsal uyarılarla harekete geçirilen sinir hücreleri, çok sayıda ve daha kalıcı bağlar oluşturuyor. Başka sinir hücrelerinin uzantılarını kendine çekerek yeni bağlar kurmaya çalışan hücrelere, bu karmaşık süreçte çok sayıda kimyasal madde yardımcı oluyor. Sinir hücresi, doğru hedef hücreye ulaşırsa hayatta kalabiliyor.
Özel zaman pencerelerinde nöronlar, inanılmaz sayıda devreler meydana getiriyor. Beyin hücreleri arasındaki iletişim her geçen gün mükemmelleşiyor. Her bir sinir hücresi, yaklaşık 15.000 (genellikle çok uzaklardaki) hücreye çeşitli uyarılar gönderiyor. Bu sürecin sonunda, 100 milyar bağlantı noktasından oluşan, evrenin en karmaşık ağı ortaya çıkıyor.
Öğrenme sürecinin başlayabilmesi için, duyumsal uyarıların beyni beslemesi gerekiyor. Bir anne bebeğine gülümsediğinde, bebeğin gözündeki ağtabakadan (retina) beyindeki görsel kabuğa (korteks) anında bir bilgi yolu oluşuyor. Bir baba bebeğini uyutmak için yumuşak bir sesle ninni söylediği zaman, kulaktan beynin şakak loblarındaki duyma kabuğuna doğru enine bilgi ağları oluşuyor. Kollarda sallayarak verilen avuntu, bebeğin beynindeki duygusal merkezi olgunlaştırıyor.
Görme eylemini bile öğrenmek zorunda olduğumuz gerçeğini, Nobel ödüllü araştırmacılar Torsten Wiesel ile David Hubel, 70'li yıllarda ortaya çıkarmışlardı. Yaptıkları deneyde, bir gözü bir süre kapalı tutulan yavru kedinin bu gözü, daha sonra da kör kalmıştı. Oysaki bu göz ilke olarak sağlıklıydı. Deneyden şu sonuç çıkıyordu: Görsel uyarılar, görme kabuğunu çevresel koşullara göre yapılandırıyordu. Çevresi yalnızca dikey siyah-beyaz çizgilerle kaplı bir ortamda yetişen kediler, gelecekte normal bir ortamda ancak dikey çizgileri seçebiliyorlardı.
Beynin görme sistemine ait özel bir zaman penceresinin bulunduğu, daha sonra insanda da kanıtlandı. Bu kritik dönem, bebeğin doğumdan sonraki 4. ve 8. ayları arasına rastlıyor. Bebek, o dönemde çevrelerini algılamayı öğreniyor. Göz merceğinde sorun olduğu için bulanık gören ve ancak 2 yaşından sonra ameliyat olan bebekler, göz sağlığına kavuşsa ve kusursuz işlese de kör kalmışlardı. Çünkü, beyin ile göz arasındaki sinirsel bağların oluştuğu zaman penceresi artık kapanmıştı.
Nöroloji uzmanları, zaman penceresi teorisinin, yani özel öğrenme süreçlerinin, başka yetenekler için de geçerli olduğunu düşünüyorlar. Boston'daki Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nde "kavrama" konusunda çalışmalar yapan Steven Pinker, "Konuşma İçgüdüsü" adlı kitabında "Konuşma doğanın bir mucizesi" diyor. Ayrıca insanların konuşmayı, örümceklerin ağ örmeyi öğrendikleri gibi öğrendiklerini belirtiyor: Daha doğmadan önce, ailelerinin seslerini dinliyorlar; sonra bu sesleri taklit ediyorlar ve bilinçsiz bir şekilde anadilin bütün yazım kurallarına hakim oluyorlar. Beynin konuşma merkezi, çevreden sunulan uyarı motiflerine her geçen gün biraz daha uyum sağlıyor. Washington Üniversitesi'nden araştırmacı Patricia Kuhl, çocukların anadillerinde anlamı olmayan sesleri algılamayı 12 aylıkken bıraktıklarını belirtiyor. Beyin, akustik girdiler doğrultusunda bir dile karar veriyor. Ortalama olarak 1 yaşından sonra, çıkarılan gelişigüzel seslerin yerini gelecekteki anadilin sesleri ve ritmi alıyor.
İki dil konuşulan bir ailede yetişen çocuk, beyin, sinirsel bağlantılar oluşturulurken bir anadil seçimi yapmadığı için, ikisini de aynı yetkinlikte konuşabiliyor. Ancak, konuşma eyleminin kavrandığı zaman penceresi uzun süre açık kalmıyor. Sözdizimine ilişkin yapılanmanın gerçekleştiği bu otomatik sürecin temellerinin 4. yaşa kadar atıldığı sanılıyor. Daha sonra da başka diller öğrenilebiliyor; ancak, verim daha düşük kalıyor. 10 ya da 11. yaştan itibaren ikinci bir dili anadil kadar iyi konuşmak zorlaşıyor.
Küçük yaşlarda bir müzik aleti çalmaya başlayanlar, ileride yakalayamayacakları bir öğrenme kolaylığı üstünlüğüne sahipler. Tübingen Üniversitesi müzik psikolojisi uzmanı Gudrun Schwarzer, çocuğun notaları okula başladığı dönemlerde öğrenmesi gerektiğini savunuyor. Çünkü çocuk, bu dönemlerde oyunmuş gibi simgelere hakim olabiliyor. Tonlar, armoniler ve şarkılar, beyni genel olarak da çalıştırıyor. Irvine'deki California Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmada, 3 yaşında piyano dersi alan ve her gün koroyla birlikte şarkı söyleyen çocukların, sekiz ay sonra öteki normal çocuklara göre yapboz oyunlarını çok daha başarılı şekilde çözebildikleri görülmüş. Geometrik şekiller çizmeyi ve matematik problemlerini çözmeyi daha çabuk öğrendikleri saptanmış.
Gordon Shaw, klasik müziğin, mantıksal düşünmeyi gerçekleştiren sinir ağlarının oluşumunu güçlendirdiğini düşünüyor. Münster Üniversitesi araştırmacıları ve Konstanz'lı psikologlar, ortak bir çalışmayla, beyindeki sözlü müzik yeteneğinden sorumlu bölümü ortaya çıkardılar. 12 yaşından önce keman ya da gitar çalmayı öğrenenlerin, büyükbeyin kabuğunda karakteristik değişimler belirlemişlerdi: Kas, deri ve eklemlerden gelen uyarıların yorumlandığı beyin bölgesinde, el parmaklarının hareketinden sorumlu sinir hücrelerinin sayısında, daha sonraki yaşlarda öğrenenlere oranla belirgin bir fazlalık saptamışlardı. Bu nedenle, çocukluğunda bu çalgı aletleriyle tanışanlar, uzun aralardan sonra bile oldukça iyi çalabiliyorlardı.

Motor hareketlerden sorumlu sinir ağlarının oluşumu, anne karnındaki 7. haftadan itibaren başlıyor. Ama nöronal matriks, çevresel uyarıların etkisiyle, ancak 2. yaşın sonuna doğru sağlamlaşıyor. Bu yaştan sonra beyin, çayırların üstünde takla atmak ya da duvar üstünde dengeyi sağlamak gibi zor hareketlerin akışını denetleyebiliyor. Muhallebi dolu bir kaşığı ağza götürmek ya da oyun tahtalarını üst üste dizmek gibi özel hedefe yönelik hareketlerden motorsal beyin kabuğu sorumlu.
Bir hastalık ya da engel nedeniyle 4 yaşına kadar motor hareketlerden sorumlu sinir ağlarını oluşturamayan çocukların, gelecekte bunu telafi etmesi mümkün olmuyor. Böyle bir çocuk, kıvrak ve güvenli bir şekilde hareket etmeyi asla öğrenemiyor.
Duygusal yaşamımızdan sorumlu sinirsel ağların ise, anne karnındayken oluştuğu düşünülüyor. Duygularımızı denetleyen beyin bölgesi de işitme, görme, motor hareketler ya da bellekten sorumlu beyin kabuğu gibi, deneyimlere dayalı bir olgunlaşma sürecine tabi. Her okşama ve teselli, ama öte yandan da soğuk tavır ve dışlama hareketi, çevresel sistemdeki söz konusu bağları iyice yoğunlaştırıyor.
Çok farklı yapılardan oluşan beynin bu bölümü, korku, sevinç, kızgınlık ve mutluluk gibi duyguların hissedilmesini sağlıyor. Alnın arkasında, kafatasının içinde yer alan prefrontal kabuk, duygularımızın düzenlendiği ve denetlendiği duygusal belleği barındırıyor. Özellikle bu bölge, doğumdan sonraki 6. ile 20. aylar arasında belirgin bir etkinliğe sahip. Amerikalı çocuk doktoru Harry Chugani, bu görüşü, tomografi cihazıyla elde ettiği görüntülerle doğrulamayı başardı. Bebek, bu gelişim sürecinde kendisini yetiştiren kişiye karşı güçlü bir duygusal bağ oluşturuyor.
Çevresel sistemdeki gelişim, çocuğun stres durumunda rahat mı, saldırgan mı, yoksa hayal kırıklığıyla mı hareket edeceğini belirliyor. Çocuklukta yaşanan travmatik deneyimler ya da duygusal baskılar, bu bölgede bir tür biyokimyasal yara bırakıyor. Böyle çocuklar, yetişkinlikte de en küçük bir duygusal baskı altında çok fazla stres hormonu salgılıyorlar. Bu sorunlu düzenleme, duygusallık açısından hassas olunan "zaman penceresi"nde şekilleniyor. Duygusal öğrenme konusunda, kalıtsal özellikler ve küçük yaşlarda edinilen deneyimler, iç içe geçmiş bir etki gösteriyor. Bu nedenle, çekingen ve korkak bir çocuk, içten bir yüreklendirmeye rağmen atılgan davranamıyor. Atılganlık ya da hırs gibi karakteristik özelliklerin kalıtsal olarak kazanılması gerekiyor. Bu alanda, "hassas pencere"nin en iyi şekilde kullanılması da çok az işe yarıyor. Duyguların öğrenildiği zaman penceresi, aslında uzun süre, büyük olasılıkla ergenlik çağına kadar açık kalıyor. O döneme kadar temel toplumsal davranış motiflerini öğrenmeyi sürdürüyoruz.
Beynimiz, ilerleyen yaşlara kadar şekillendirilebilme ve öğrenme özelliğini koruyor; üstelik, bilim adamlarının şimdiye kadar tahmin ettiklerinden daha da uzun bir süre... Bir çocuğun beyninde etkin olan sinyal molekülleri ve ileti maddeleri, yetişkinlerin zihinsel sağlığını da koruyorlar. Örneğin, bir yetişkinde felç nedeniyle sinir hücreleri zarar gördüğü takdirde, komşu hücreler onların görevlerini de üstleniyorlar ve yeniden organize oluyorlar. Ancak, bir yetişkin, çocuk kadar rahat ve çabuk öğrenemiyor. Hassas pencere kapandıktan sonra ufku genişletmek için, biraz daha çaba harcamak ve motivasyona sahip olmak gerekiyor.
Her gelişim sürecinde çocuk, o sürece özgü yaşadığı öğrenme açlığını bastıracak uyarıları merakla arıyor. Yüksek yeteneğe sahip çocuklar, daha 3 yaşında okuma-yazma öğrenebilmek için hiçbir şey bulamadıkları takdirde telefon defterlerini karıştırıyorlar. Jimnastik alanında yetenekli bir çocuk, ebeveyninin yüreğini ağzına getirme pahasına, akrobatik hareketlerden duyduğu zevki doyurmaya çalışıyor.
Boris Becker ve Steffi Graf gibi, neredeyse emeklemeyi bırakır bırakmaz tenis sahasına çıkan yüzyılımızın dahileri, motor harekete dayalı yetenekleri için tam doğru zamanda çalışmaya başlamışlar. Daha sonra başlayanların hiçbiri, bütün çabalara rağmen, bu gelişmeyi yakalayamıyor. Bilim adamları araştırmalarında, ünlü bestecilerden çoğunun müzikle çok küçük yaşlarda yoğun olarak ilgilendiklerini saptadılar. "Dahiler", hem kalıtsal yeteneğe hem de bu yeteneklerini küçük yaşta geliştirme olanağına sahip şanslı çocuklardı...
Öte yandan, yarının büyüklerini yetiştiren ana babaların unutmaması gereken çok önemli noktalardan birisi de "sabırlı ve akılcı davranmak". Çünkü onlar, henüz "yaşama sanatı"nın çırakları... Beyinleri de, ne verirsek alacak kadar saf ve temiz...

Artık her yerde, 3 yaşında rahatlıkla okuyup yazabilen, bilgisayar kullanabilen, 6 yaşına gelmeden iyi bir gitarist ve piyanist olan akıllı çocuklar görmeye alıştık... Ama bunlar, kesinlikle birer minik dahi sayılamaz. Yalnızca, 100 milyar beyin hücresinin birbiriyle iletişimini zamanında güçlendirebilen şanslı çocuklar... Doyumsuz bir merakla, sürekli yeni uyarıcılar arıyorlar ve zaman zaman yetişkinleri şaşkınlığa düşüren marifetler sergiliyorlar.
Uzmanlar, hemen her çocuğun, en az bir konuda kesinlikle yetenekli olduğu görüşünü paylaşıyorlar. Özel yetenekler, genellikle genetik kaynaklı; ama, gelişebilmesi için "kas" gibi sürekli çalıştırılması gerekiyor. Günümüzde, spor, müzik ve mantıksal düşünme gibi bilinen yeteneklerin yanı sıra, sosyal zekâ da giderek önem kazanıyor. Yani, öteki çocuklarla duygusal iletişime geçebilmesi; örneğin, kavgaları durdurup arabuluculuk etmesi ya da grup dışında kalan çekingen bir çocuğu grup içine çekmesi, sağlıklı bir gelişim ve zekâ ölçütü sayılıyor.
"Çocuğum hangi konularda başarılı olabilir? Güçlü yönlerini nasıl keşfedebilir ve destekleyebilirim? Eğitim planlamasını anaokulundan itibaren mi yapmalıyız, yoksa okula başlamasını beklemek mi gerekiyor?" Bu sorularla akılların karıştığı bir noktada, özel okullar ebeveyne, not sisteminin kullanılmadığı programlardan, dersleri çocukların yönettiği ya da eğitimin, kuklalar ve temsillerle yapıldığı çok çeşitli seçenekler sunuyorlar.

Titiz bir okul seçimi, çocuğun sağlıklı gelişimi için tek başına yeterli değil. Evde verilecek destek de aynı derecede önemli. Uzmanlar, ana babaların çocukları yönlendirirken zorlayıcı davranmalarının yanlış olduğunu belirtiyor; yalnızca uzaktan, okul ve katıldığı kurslardan zevk alıp almadığını gözlemlemelerini öneriyorlar. Çocuğun, farklı seçenekler arasında salınması çok yanlış. Pedagoglar, bir aylık keman dersinin ardından çocukta önemli bir gelişme gözlenmediği takdirde, müziği bırakıp resme başlamasını sakıncalı buluyorlar. Aşırı yüklenme, sinirlilik, konsantrasyon zayıflığı, uyuma sorunları ve yatağını ıslatma gibi bazı psikosomatik rahatsızlıklara yol açabiliyor. Psikologlar, en ideal desteğin, çocuğun özgürce seçeceği bir alanda yoğunlaşmasına yardım etmek olduğunu vurguluyorlar. Ayrıca, çocuğun kişilik gelişimini kendisinin yönlendirmesinin, hem özgüveni geliştireceğini hem de yaşam sevincini artıracağını söylüyorlar. Zorla sunulan seçenekler öğrenme isteğini yok edebiliyor. Çoğu zaman, çocuk "hayır" diyecek gücü kendinde bulamayacağı için, ana babanın çok iyi bir gözlemci olması gerekiyor.
Artık her yerde, 3 yaşında rahatlıkla okuyup yazabilen, bilgisayar kullanabilen, 6 yaşına gelmeden iyi bir gitarist ve piyanist olan akıllı çocuklar görmeye alıştık... Ama bunlar, kesinlikle birer minik dahi sayılamaz. Yalnızca, 100 milyar beyin hücresinin birbiriyle iletişimini zamanında güçlendirebilen şanslı çocuklar... Doyumsuz bir merakla, sürekli yeni uyarıcılar arıyorlar ve zaman zaman yetişkinleri şaşkınlığa düşüren marifetler sergiliyorlar.
Uzmanlar, hemen her çocuğun, en az bir konuda kesinlikle yetenekli olduğu görüşünü paylaşıyorlar. Özel yetenekler, genellikle genetik kaynaklı; ama, gelişebilmesi için "kas" gibi sürekli çalıştırılması gerekiyor. Günümüzde, spor, müzik ve mantıksal düşünme gibi bilinen yeteneklerin yanı sıra, sosyal zekâ da giderek önem kazanıyor. Yani, öteki çocuklarla duygusal iletişime geçebilmesi; örneğin, kavgaları durdurup arabuluculuk etmesi ya da grup dışında kalan çekingen bir çocuğu grup içine çekmesi, sağlıklı bir gelişim ve zekâ ölçütü sayılıyor.
"Çocuğum hangi konularda başarılı olabilir? Güçlü yönlerini nasıl keşfedebilir ve destekleyebilirim? Eğitim planlamasını anaokulundan itibaren mi yapmalıyız, yoksa okula başlamasını beklemek mi gerekiyor? Bu sorularla akılların karıştığı bir noktada, özel okullar ebeveyne, not sisteminin kullanılmadığı programlardan, dersleri çocukların yönettiği ya da eğitimin, kuklalar ve temsillerle yapıldığı çok çeşitli seçenekler sunuyorlar.
Titiz bir okul seçimi, çocuğun sağlıklı gelişimi için tek başına yeterli değil. Evde verilecek destek de aynı derecede önemli. Uzmanlar, ana babaların çocukları yönlendirirken zorlayıcı davranmalarının yanlış olduğunu belirtiyor; yalnızca uzaktan, okul ve katıldığı kurslardan zevk alıp almadığını gözlemlemelerini öneriyorlar. Çocuğun, farklı seçenekler arasında salınması çok yanlış. Pedagoglar, bir aylık keman dersinin ardından çocukta önemli bir gelişme gözlenmediği takdirde, müziği bırakıp resme başlamasını sakıncalı buluyorlar. Aşırı yüklenme, sinirlilik, konsantrasyon zayıflığı, uyuma sorunları ve yatağını ıslatma gibi bazı psikosomatik rahatsızlıklara yol açabiliyor. Psikologlar, en ideal desteğin, çocuğun özgürce seçeceği bir alanda yoğunlaşmasına yardım etmek olduğunu vurguluyorlar. Ayrıca, çocuğun kişilik gelişimini kendisinin yönlendirmesinin, hem özgüveni geliştireceğini hem de yaşam sevincini artıracağını söylüyorlar. Zorla sunulan seçenekler öğrenme isteğini yok edebiliyor. Çoğu zaman, çocuk "hayır" diyecek gücü kendinde bulamayacağı için, ana babanın çok iyi bir gözlemci olması gerekiyor.
Özel yetenekler, çoğu zaman çok geç fark ediliyor ya da hiç fark edilmiyor. Ne yazık ki bunun baş sorumlusu, çocuklarıyla gereken bağlamda ilgilenmeyen aileler. Ancak bunda, devlet okullarında sunulan yetersiz eğitimin de büyük payı var. Birçok öğretmen, ayrıcalıklı yeteneklere sahip çocuklara özel ilgi göstermekten çekiniyor. Çünkü, bu fazladan zaman ve enerji gerektiriyor; ayrıca, uymaları gereken bir de yoğun programları var.
Günümüzde çocuk, okul dışında, okuldakinden daha çok şey öğreniyor. Özellikle de 35-40 kişilik sınıflarda, yalnız kara tahta kullanılarak işlenen dersler ideal gelişimi engelliyor. Bu ortamlarda çocuğun bireyselliği kayboluyor ve başarma gücü frenleniyor.
Çocuğun yetişmesine anaokulundan itibaren yön vermek gerekiyor. Anaokulunda çocuğa birçok seçenek sunulmalı. Hayal dünyasını geliştirmesi ve zevk duyduğu şeyleri keşfetmesi için olanak tanınmalı... Sinir sistemimizin nasıl şekillendiği konusunda araştırmalar yapan biyokimyacılar, psikolingüistler, nöropsikoloji ve nörobiyoloji uzmanları sürpriz sonuçlara ulaştılar: Okul öncesinde edinilen deneyimler, çocukların beyinlerini şekillendiriyor ve hamur gibi yoğuruyordu. Ayrıca, çocukların belirli yetenek ve becerilerinin temellerini attıkları özel "zaman pencereleri" vardı. Bu, "zaman pencereleri"nde alınan bilginin niceliği ve niteliği, beyindeki sinirsel yapıların birbiriyle bağlanma yoğunluğunu ve işlevlerini belirliyor; farklı beyin bölgeleri arasında, gelecek yaşamda kullanabileceği "bilgi yolları" oluşturuyor. Yani, hareket, görme, müzik, konuşma ve duygusal alanlardaki beceriler, bu dönemlerde daha çabuk gelişiyor.
Frankfurt'ta, beyin üstünde araştırmaların yapıldığı Max-Planck Enstitüsü'nden Wolf Singer, bu pencerelerin, yaş gününe eklenen her mum sayısıyla birlikte yavaş yavaş tekrar kapandığını belirtiyor. Sinir hücreleri bağlanma işlemini doğru zaman diliminde başaramadığı takdirde, bir daha geriye dönüş mümkün olmuyor. Bu bulgulardan yola çıkan bilim adamları ve pedagoglar, anaokulu ve okullarda sunulması gereken eğitimin özel biçimde planlanması gerektiğini belirtiyorlar.
"Zaman pencereleri" en iyi nasıl değerlendirilebilir? Çocuk ikinci bir dili en kolay ne zaman öğrenebilir? Müzik, görsel-uzamsal ve mantıksal zekânın gelişimi konusunda nasıl bir rol oynuyor?
Leipzig'de nöropsikoloji konusunda araştırmaların yapıldığı Max-Planck Enstitüsü müdürü Angela Friederici, çocuğun oynayarak öğrenmesinden yana. Çocuğa çok sayıda uyarıcı sağlamak ve bu uyarıcılarla neler yapabileceğini gözlemlemek gerektiğini düşünüyor. Okul öncesi dönemde, bazı çocuk kelime çözümlemekten zevk alırken, bazısı da okumayı ve müziği tercih ediyor. Uzmanlar, ailedeki "bilgi içinde boğulur mu?" korkusunun da yersiz olduğunu söylüyorlar. Çünkü, çocuk beyninin bilgiyi işleme sistemi, ancak o an kullanabileceği kadar bilgiyi kabul ediyor.
Dünyaya geldiğimizde, beynimizdeki sinirsel ağların temel yapısı şekillenmiş oluyor. Genler, beynimizin yalnızca "mimari"sini belirliyor. Yani, yeni doğanda beyin; kalp atışı, nefes alma, vücut sıcaklığı ve basit tepkiler gibi, ancak yaşamın devamı için gerekli temel işlevleri yerine getirebilecek bir kapasiteye sahip. Sinir hücreleri, doğumdan sonra yoğun bir şekilde bağlar oluşturmaya başlıyor. Beynin, organizma içinde başlayan bu gelişimi, çevresel uyarılar ve yaşanan deneyimlere bağlı olarak şekilleniyor. Nöronlar, duyumsal girdilerle, yani işitsel, görsel ve dokunmaya ait uyarılarla şekillenmeye ve aralarında bağlar oluşturmaya başlıyor.
Beynin, genetik olarak belirlenen ve çevresel uyarılara bağlı olarak şekillenen bu gelişimi, güçlü bir ayıklanma sürecini de beraberinde getiriyor. Sinir hücreleri arasında fazladan oluşturulan bağlar, belirli bir zaman dilimi içinde kullanılmadığı takdirde köreliyor. Buna karşın, duyumsal uyarılarla harekete geçirilen sinir hücreleri, çok sayıda ve daha kalıcı bağlar oluşturuyor. Başka sinir hücrelerinin uzantılarını kendine çekerek yeni bağlar kurmaya çalışan hücrelere, bu karmaşık süreçte çok sayıda kimyasal madde yardımcı oluyor. Sinir hücresi, doğru hedef hücreye ulaşırsa hayatta kalabiliyor.
Özel zaman pencerelerinde nöronlar, inanılmaz sayıda devreler meydana getiriyor. Beyin hücreleri arasındaki iletişim her geçen gün mükemmelleşiyor. Her bir sinir hücresi, yaklaşık 15.000 (genellikle çok uzaklardaki) hücreye çeşitli uyarılar gönderiyor. Bu sürecin sonunda, 100 milyar bağlantı noktasından oluşan, evrenin en karmaşık ağı ortaya çıkıyor.
Öğrenme sürecinin başlayabilmesi için, duyumsal uyarıların beyni beslemesi gerekiyor. Bir anne bebeğine gülümsediğinde, bebeğin gözündeki ağtabakadan (retina) beyindeki görsel kabuğa (korteks) anında bir bilgi yolu oluşuyor. Bir baba bebeğini uyutmak için yumuşak bir sesle ninni söylediği zaman, kulaktan beynin şakak loblarındaki duyma kabuğuna doğru enine bilgi ağları oluşuyor. Kollarda sallayarak verilen avuntu, bebeğin beynindeki duygusal merkezi olgunlaştırıyor.
Görme eylemini bile öğrenmek zorunda olduğumuz gerçeğini, Nobel ödüllü araştırmacılar Torsten Wiesel ile David Hubel, 70'li yıllarda ortaya çıkarmışlardı. Yaptıkları deneyde, bir gözü bir süre kapalı tutulan yavru kedinin bu gözü, daha sonra da kör kalmıştı. Oysaki bu göz ilke olarak sağlıklıydı. Deneyden şu sonuç çıkıyordu: Görsel uyarılar, görme kabuğunu çevresel koşullara göre yapılandırıyordu. Çevresi yalnızca dikey siyah-beyaz çizgilerle kaplı bir ortamda yetişen kediler, gelecekte normal bir ortamda ancak dikey çizgileri seçebiliyorlardı.
Beynin görme sistemine ait özel bir zaman penceresinin bulunduğu, daha sonra insanda da kanıtlandı. Bu kritik dönem, bebeğin doğumdan sonraki 4. ve 8. ayları arasına rastlıyor. Bebek, o dönemde çevrelerini algılamayı öğreniyor. Göz merceğinde sorun olduğu için bulanık gören ve ancak 2 yaşından sonra ameliyat olan bebekler, göz sağlığına kavuşsa ve kusursuz işlese de kör kalmışlardı. Çünkü, beyin ile göz arasındaki sinirsel bağların oluştuğu zaman penceresi artık kapanmıştı.
Nöroloji uzmanları, zaman penceresi teorisinin, yani özel öğrenme süreçlerinin, başka yetenekler için de geçerli olduğunu düşünüyorlar. Boston'daki Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nde "kavrama" konusunda çalışmalar yapan Steven Pinker, "Konuşma İçgüdüsü" adlı kitabında "Konuşma doğanın bir mucizesi" diyor. Ayrıca insanların konuşmayı, örümceklerin ağ örmeyi öğrendikleri gibi öğrendiklerini belirtiyor: Daha doğmadan önce, ailelerinin seslerini dinliyorlar; sonra bu sesleri taklit ediyorlar ve bilinçsiz bir şekilde anadilin bütün yazım kurallarına hakim oluyorlar. Beynin konuşma merkezi, çevreden sunulan uyarı motiflerine her geçen gün biraz daha uyum sağlıyor. Washington Üniversitesi'nden araştırmacı Patricia Kuhl, çocukların anadillerinde anlamı olmayan sesleri algılamayı 12 aylıkken bıraktıklarını belirtiyor. Beyin, akustik girdiler doğrultusunda bir dile karar veriyor. Ortalama olarak 1 yaşından sonra, çıkarılan gelişigüzel seslerin yerini gelecekteki anadilin sesleri ve ritmi alıyor.
İki dil konuşulan bir ailede yetişen çocuk, beyin, sinirsel bağlantılar oluşturulurken bir anadil seçimi yapmadığı için, ikisini de aynı yetkinlikte konuşabiliyor. Ancak, konuşma eyleminin kavrandığı zaman penceresi uzun süre açık kalmıyor. Sözdizimine ilişkin yapılanmanın gerçekleştiği bu otomatik sürecin temellerinin 4. yaşa kadar atıldığı sanılıyor. Daha sonra da başka diller öğrenilebiliyor; ancak, verim daha düşük kalıyor. 10 ya da 11. yaştan itibaren ikinci bir dili anadil kadar iyi konuşmak zorlaşıyor.
Küçük yaşlarda bir müzik aleti çalmaya başlayanlar, ileride yakalayamayacakları bir öğrenme kolaylığı üstünlüğüne sahipler. Tübingen Üniversitesi müzik psikolojisi uzmanı Gudrun Schwarzer, çocuğun notaları okula başladığı dönemlerde öğrenmesi gerektiğini savunuyor. Çünkü çocuk, bu dönemlerde oyunmuş gibi simgelere hakim olabiliyor. Tonlar, armoniler ve şarkılar, beyni genel olarak da çalıştırıyor. Irvine'deki California Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmada, 3 yaşında piyano dersi alan ve her gün koroyla birlikte şarkı söyleyen çocukların, sekiz ay sonra öteki normal çocuklara göre yapboz oyunlarını çok daha başarılı şekilde çözebildikleri görülmüş. Geometrik şekiller çizmeyi ve matematik problemlerini çözmeyi daha çabuk öğrendikleri saptanmış.
Gordon Shaw, klasik müziğin, mantıksal düşünmeyi gerçekleştiren sinir ağlarının oluşumunu güçlendirdiğini düşünüyor. Münster Üniversitesi araştırmacıları ve Konstanz'lı psikologlar, ortak bir çalışmayla, beyindeki sözlü müzik yeteneğinden sorumlu bölümü ortaya çıkardılar. 12 yaşından önce keman ya da gitar çalmayı öğrenenlerin, büyükbeyin kabuğunda karakteristik değişimler belirlemişlerdi: Kas, deri ve eklemlerden gelen uyarıların yorumlandığı beyin bölgesinde, el parmaklarının hareketinden sorumlu sinir hücrelerinin sayısında, daha sonraki yaşlarda öğrenenlere oranla belirgin bir fazlalık saptamışlardı. Bu nedenle, çocukluğunda bu çalgı aletleriyle tanışanlar, uzun aralardan sonra bile oldukça iyi çalabiliyorlardı.

Motor hareketlerden sorumlu sinir ağlarının oluşumu, anne karnındaki 7. haftadan itibaren başlıyor. Ama nöronal matriks, çevresel uyarıların etkisiyle, ancak 2. yaşın sonuna doğru sağlamlaşıyor. Bu yaştan sonra beyin, çayırların üstünde takla atmak ya da duvar üstünde dengeyi sağlamak gibi zor hareketlerin akışını denetleyebiliyor. Muhallebi dolu bir kaşığı ağza götürmek ya da oyun tahtalarını üst üste dizmek gibi özel hedefe yönelik hareketlerden motorsal beyin kabuğu sorumlu.
Bir hastalık ya da engel nedeniyle 4 yaşına kadar motor hareketlerden sorumlu sinir ağlarını oluşturamayan çocukların, gelecekte bunu telafi etmesi mümkün olmuyor. Böyle bir çocuk, kıvrak ve güvenli bir şekilde hareket etmeyi asla öğrenemiyor.
Duygusal yaşamımızdan sorumlu sinirsel ağların ise, anne karnındayken oluştuğu düşünülüyor. Duygularımızı denetleyen beyin bölgesi de işitme, görme, motor hareketler ya da bellekten sorumlu beyin kabuğu gibi, deneyimlere dayalı bir olgunlaşma sürecine tabi. Her okşama ve teselli, ama öte yandan da soğuk tavır ve dışlama hareketi, çevresel sistemdeki söz konusu bağları iyice yoğunlaştırıyor.
Çok farklı yapılardan oluşan beynin bu bölümü, korku, sevinç, kızgınlık ve mutluluk gibi duyguların hissedilmesini sağlıyor. Alnın arkasında, kafatasının içinde yer alan prefrontal kabuk, duygularımızın düzenlendiği ve denetlendiği duygusal belleği barındırıyor. Özellikle bu bölge, doğumdan sonraki 6. ile 20. aylar arasında belirgin bir etkinliğe sahip. Amerikalı çocuk doktoru Harry Chugani, bu görüşü, tomografi cihazıyla elde ettiği görüntülerle doğrulamayı başardı. Bebek, bu gelişim sürecinde kendisini yetiştiren kişiye karşı güçlü bir duygusal bağ oluşturuyor.
Çevresel sistemdeki gelişim, çocuğun stres durumunda rahat mı, saldırgan mı, yoksa hayal kırıklığıyla mı hareket edeceğini belirliyor. Çocuklukta yaşanan travmatik deneyimler ya da duygusal baskılar, bu bölgede bir tür biyokimyasal yara bırakıyor. Böyle çocuklar, yetişkinlikte de en küçük bir duygusal baskı altında çok fazla stres hormonu salgılıyorlar. Bu sorunlu düzenleme, duygusallık açısından hassas olunan "zaman penceresi"nde şekilleniyor. Duygusal öğrenme konusunda, kalıtsal özellikler ve küçük yaşlarda edinilen deneyimler, iç içe geçmiş bir etki gösteriyor. Bu nedenle, çekingen ve korkak bir çocuk, içten bir yüreklendirmeye rağmen atılgan davranamıyor. Atılganlık ya da hırs gibi karakteristik özelliklerin kalıtsal olarak kazanılması gerekiyor. Bu alanda, "hassas pencere"nin en iyi şekilde kullanılması da çok az işe yarıyor. Duyguların öğrenildiği zaman penceresi, aslında uzun süre, büyük olasılıkla ergenlik çağına kadar açık kalıyor. O döneme kadar temel toplumsal davranış motiflerini öğrenmeyi sürdürüyoruz.
Beynimiz, ilerleyen yaşlara kadar şekillendirilebilme ve öğrenme özelliğini koruyor; üstelik, bilim adamlarının şimdiye kadar tahmin ettiklerinden daha da uzun bir süre... Bir çocuğun beyninde etkin olan sinyal molekülleri ve ileti maddeleri, yetişkinlerin zihinsel sağlığını da koruyorlar. Örneğin, bir yetişkinde felç nedeniyle sinir hücreleri zarar gördüğü takdirde, komşu hücreler onların görevlerini de üstleniyorlar ve yeniden organize oluyorlar. Ancak, bir yetişkin, çocuk kadar rahat ve çabuk öğrenemiyor. Hassas pencere kapandıktan sonra ufku genişletmek için, biraz daha çaba harcamak ve motivasyona sahip olmak gerekiyor.
Her gelişim sürecinde çocuk, o sürece özgü yaşadığı öğrenme açlığını bastıracak uyarıları merakla arıyor. Yüksek yeteneğe sahip çocuklar, daha 3 yaşında okuma-yazma öğrenebilmek için hiçbir şey bulamadıkları takdirde telefon defterlerini karıştırıyorlar. Jimnastik alanında yetenekli bir çocuk, ebeveyninin yüreğini ağzına getirme pahasına, akrobatik hareketlerden duyduğu zevki doyurmaya çalışıyor.
Boris Becker ve Steffi Graf gibi, neredeyse emeklemeyi bırakır bırakmaz tenis sahasına çıkan yüzyılımızın dahileri, motor harekete dayalı yetenekleri için tam doğru zamanda çalışmaya başlamışlar. Daha sonra başlayanların hiçbiri, bütün çabalara rağmen, bu gelişmeyi yakalayamıyor. Bilim adamları araştırmalarında, ünlü bestecilerden çoğunun müzikle çok küçük yaşlarda yoğun olarak ilgilendiklerini saptadılar. "Dahiler", hem kalıtsal yeteneğe hem de bu yeteneklerini küçük yaşta geliştirme olanağına sahip şanslı çocuklardı...
Öte yandan, yarının büyüklerini yetiştiren ana babaların unutmaması gereken çok önemli noktalardan birisi de "sabırlı ve akılcı davranmak". Çünkü onlar, henüz "yaşama sanatı"nın çırakları... Beyinleri de, ne verirsek alacak kadar saf ve temiz...

Sinir hücreleri arasındaki bağlar nasıl oluşuyor?
Çocuklukta, belirli "zaman pencereleri"nde yaşanan deneyimler, beynin gelişimini şekillendiriyor. Sinir hücrelerinin elektriksel ya da kimyasal uyarımı, çok sayıdaki sinir iletisi aracılarının üretimine yol açıyor. Hücrenin uyarılması, sinir hücrelerinin yeni oluşturduğu bağ noktalarını kendine çeken (1), öte yandan da var olanları güçlendiren (2) maddelerin salgılanmasını sağlayan bir sinyalin verilmesine yol açıyor. Alınan uyarılar doğrultusunda sinirsel bağlar oluşturulduğu takdirde, örneğin beynin görmeyle ilgili kabuğunda nesnelerin şekilleri tanımlanabiliyor ya da organizma, motor ve duyum merkezleri arasındaki hassas uyum sayesinde zorlu hareket programları uygulayabiliyor.

-Sinir hücrelerinin uzantılarını kendine doğru çeken maddelerin salgılanmasını sağlayan uyarı.
-Sinir iletisi aracılarının (semaforin, nörotrofin, GABA, dopamin, nörotrof faktörleri gibi) üretimini sağlayan uyarı sinyali.
-Öğrenerek ya da duyusal uyarıcılar aracılığıyla uyarılma

www.focusdergisi.com.tr

Okunma Sayısı: 0  / Yorum Sayısı: 0
Bu yazıya daha önce yorum yapılmamış ?
Yorum
Üye olmak için tıklayınız...